SEVİLLA : FÖN RÜZGARLARI


Sevilla'ya beş altı sene önce tek başıma gittiğimde çok sevmiş; iki günde bitiremeyince de tekrar gelme arzusuyla nadasa bırakmıştım. Aradan epey zaman geçti ama sonunda Sevilla'da üç gün daha geçirerek muradıma erdim.

Burası nüfus olarak Endülüs bölgesinin en büyük, İspanya'nınsa dördüncü büyük şehri. İspanya'nın en güzel şehirlerinden biri olduğu söyleniyor. Real Alcazar Sarayı, Batı Hint Adaları Genel Arşivi ve Sevilla Katedrali, UNESCO Dünya Mirası listesinde.


Real Alcazar Sarayı'nın bahçesi

Nasıl Gidilir

Türkiye'den Sevilla'ya maalesef direkt uçuş yok. Atatürk'ten THY ile Malaga'ya uçup, Malaga'dan araç kiralayabilir ya da ALSA firmasının otobüsleriyle 2.5 saatte 20-25 € gibi bir fiyata gidebilirsiniz.

Vaktiniz var ise buraya kadar gelmişken Malaga'nın sahil kasabalarında vakit geçirebilir, Granada ve Cordoba'ya uğrayabilirsiniz. Bu plan için araç kiralamak otobüsten daha mantıklı olur.


Giralda Kulesi

Bir diğer opsiyon ise, hazır buralara kadar inmişken, Portekiz'e geçip, Algarve bölgesiyle birleştirmek (Portekizlilerin tabiriyle Batı Endülüs), keza buralara da Türkiye'den uçuş yok. Algarve'yi gezebilmek için Malaga - Lizbon uçuşları arasında bir rota oluşturmak bir sonraki hayalim işin özeti.

Ne Zaman

Canını seven yaz aylarında gitmesin. Ben ilk gittiğimde haziranın ilk haftası 40 dereceydi ama nem olmadığından bir şekilde hayatta kalmayı başarmıştım.

Bu sene haziran sonunda gittik, 45'in üzerinde hissedilen aşırı sıcaktan ötürü çok zor gezdik. Hava esintiliydi; ama sanki birisi yüzümüze saç kurutma makinesi tutuyormuş gibi muhteşem bir esintiydi, esmeyince seviniyorduk. Gezerken epey zorlandık, fotoğraf çekmeye de limitli bir enerji ayırabildik.

Sevilla, Batı Avrupa'nın en sıcak yeri olarak geçiyor(muş), biz de dersimizi aldıktan sonra öğrendik. Kış aylarında ise yağışlı olduğundan yine en mantıklısı bahar aylarını zorlamak.

Zaten yaz mevsiminde siesta da zirve yapıyor ve akşam 6'ya kadar turist dışında kimseyi görmüyorsunuz sokaklarda. Bazı dükkanlarıysa asla açıkken yakalayamadık.

Görülecek Yerler

Evet biliyorum Granada'da Elhamra Sarayı var falan filan; ama iddia ediyorum Sevilla Endülüs bölgesinin en güzel şehri. Yerleşik nüfusu da olduğu için sadece turistlerin gezip gittiği bir yer değil; otantik bir şehir hayatı ve ruhu olan bir yer, ve evet tarihi öneminden ötürü de gezecek anıtsal yapılarla da dolu.

Endülüs'ün tarihini bilmiyorsanız Sevilla üzerinden aşırı minik özet: Sevilla kabaca 2200 senelik bir yerleşim bölgesi. Roma İmparatorluğu da dahil olmak üzere çeşitli yönetimlerde el değiştirdikten sonra, 700'lü yıllarda Endülüs bölgesinin devamı ile beraber Müslümanlar'ın eline geçer ve Emevi Halifeliği'nin başkenti olur. 1250'lere kadar Müslümanlar tarafından idare edilir. 500 yıl kadar İslam'ın hüküm sürdüğü Sevilla için Müslüman İspanya'nın başkenti de diyorlar. Hristiyanlar bu bölgeyi geri aldıktan sonra da İslam'ın 500 yıllık etkisi tabi ki çat diye değişmez. Bu sebepten İslam'dan sonraki döneme ait yapılar da çoğunlukla mudejar denilen mimari akımın izlerini taşımaya devam ediyor. Mudejar'ın Türkçesi var mı bilmiyorum; İslami ve Gotik stilin birbirini tamamladığı, 15. yüzyılla kadar İspanya'da mimari ve sanatsal işlerde yoğun etkisini göstermiş bir akım.


Real Alcazar Sarayı'nın avlusu

İlk görülmesi gereken yer, Real Alcazar Sarayı. Burası mudejar mimarinin en iyi örneklerinden. Müslüman bir ülkeden gelip de burayı gezince, içimi ayrı bir üzüntü kapladı. Burayı yapan arkadaşlar, sanattan, tasarımdan anlıyormuş ve vizyon sahibiymiş belli ki. Bahçesi de aşırı güzel.

Bu arada siz sarayın alt katlarını gezerken, üst katlarının da İspanyol kraliyet ailesi tarafından hala kullanımda olduğunu da ekleyeyim. Avrupa'da hala kullanımda olan en eski kraliyet sarayı burası.


Real Alcazar Sarayı

Sarayın başlı başına ne kadar muhteşem olduğunu bir kenara koyarsak, beni en çok şaşırtan duvar süslemelerindeki Arapça yazılar oldu. Müslümanların yaptığı ve el konulmuş olan bu sarayı, İspanyollar da o kadar beğenmiş olacaklar ki dokunmaya kıyamamışlar. Sarayın bir çok yerinde hala Allah büyüktür yazıları duvar süslemeleriyle bütünleşik bir şekilde duruyor. Bu şekilde bakınca iki toplumun birbiriyle uyumlu şekilde yaşayabildiği günlerin düşüncesi insanı mutlu ediyor - ama şimdi tam tersini anlatacağım :)

İkinci görülmesi gereken yer, Sevilla Katedrali, kendisi dünyanın en büyük Katedrali, en büyük 3. kilisesi ve en büyük Gotik kilisesi.

Fakat bir zamanlar, henüz bu kadar büyük değilken, bir katedral değil, camiymiş.

Şehir efsanesine göre İspanyollar Sevilla'yı ele geçirdiklerinde, Müslümanlar çok emek verdikleri caminin ve minaresinin Hristiyanlar'ın eline geçince ne olacağını bildiklerinden camiyi yıkmak istiyorlar. Şehri ele geçiren kral da, caminin kılına dokunursanız hepinizi kılıçtan geçiririm diyerek olayı tatlıya bağlıyor :) ve cami katedrala evrilerek yavaş yavaş büyütülmeye başlanıyor. Hedef, o zamanlar dünyanın en büyük katedrali olan Aya Sofya'yı geçmek, ve geçmişler de nihayetinde. Kilise sevdalısı değilim; ama Aya Sofya'yı da görmüş olmama rağmen Sevilla Katedrali'ni çok görkemli buldum. Kolonlarının yüksekliği gerçekten inanılmaz. Bu arada Christopher Columbus'un mezarı da burada.


Katedrali standart bir objektife sığdırmaya çalışmak beyhude bir uğraş

Columbus'un mezarı demişken, yine mini tarih özeti geçeyim. Sevilla deniz kıyısında değil; ama bir zamanlar çok önemli bir liman şehri. Günümüz tabiriyle İspanyollar, o dönemki İber yarımadasının sahipleri, Bağımsız Kastilya Krallığı, Sevilla'yı kendi başkentleri ve kraliyet ailesinin yaşadığı yer olarak belirliyor. Yeni Dünya'ya yapılan keşifler de Sevilla'dan ateşleniyor. Columbus da keşif yolculuklarına Sevilla'dan çıkıyor yani. Burayı seçmelerinin sebebi, deniz kıyısında değil, nehir kıyısında olduğu için daha korunaklı olduğunu düşünmeleri. Açık denizde mücadele etmektense, nehrin iki ağzına savaşçılarını dizen krallık, Sevilla'yı bütün saldırılardan korumuş oluyor. Bu sebepten uzun yıllar boyunca krallığın ticaret konusunda tek yetkili limanı burası.

Bu da şu anlama geliyor, Yeni Dünya'ya gidip gelen keşifçilerin getirdiği her şey önce Sevilla'ya getirilip kaydediliyor. Onları satın almak isteyenler de Sevilla'ya gelmek zorunda kalıyor. Bu şekilde şehir çok zenginleşip günden güne nüfusu artarak 100 binlere ulaşıyor. Ta ki deniz kıyısındaki Cadiz limanına da bu özel ticari liman yetkisi verilinceye kadar. Ardından da Sevilla'da salgın bir hastalık şehrin yarısını öldürüyor ve 18. yüzyılda şehir yavaş yavaş eski gücünü kaybetmeye başlıyor.

Katedralin kulesinin de ayrı bir ismi var, Giralda. Bu kule de önce minare olarak kullanılırken, İspanyollar şehri aldıktan sonra katedralin çan kulesi olarak kullanılmaya başlıyor. Minareyken 76 metre gibi bir yüksekliği varmış, İspanyollar kat çıkıp 104 metreye ulaşmışlar. İçi çok geniş olsa da, yaz sıcağında basamaklarını çıkmak kolay olmuyor; ama tepesine ulaşınca görülen şehir manzarası için değer.


Katedralin özel odalarından biri

UNESCO dünya mirası'ndaki 3. yer olan Batı Hint Adaları Genel Arşivi'nin binası güzel; ama arşiv olduğu için dışarıdan bakmakla yetindik.

İspanya Meydanı ve Maria Luisa Parkı, yanyanalar zaten, yine görülmesi gereken yerlerden. İspanya Meydanı'nı görünce epey eski bir yer sanıyorsunuz ama aslında 1928'de büyük bir fuar için yapılmış. Mudejar ve Rönesans mimarisini birleştiren lokal mimarinin anıtsal bir örneği.

İspanya Meydanı'nı hiç görmediğinizi düşünüyor olabilirsiniz; ama aslında The Dictator, Star Wars - Attack of the Clones ya da Lawrence of Arabia filmlerini izlediyseniz, çoktan görmüş olabilirsiniz. Şanslıysanız meydanda sokak gösterisi yapan flamenkoculara rastlayabilirsiniz. Flamenkonun doğduğu yerin Endülüs olduğu söyleniyor. Bir çok yerde ücretli flamenko gösterileri olsa da, sokakta rastlayacağınız flamenko sanatçıları da oldukça iyiler, hatta daha bile iyiler sanki.


İspanya Meydanı

Bir de Altın Kule var (Torre del Oro). Nehrin kıyısındaki bu kule, Sevilla'yı işgalcilerden korumak için 13. yüzyılda halife tarafından yaptırılmış. Orta çağda hapishane olarak kullanılmış. Altın kule denmesinin sebebiyse gün batımında nehre yansımasından altın tonlarında bir görüntü çıkıyor olduğunun düşünülmesi.


Gün batımında Altın Kule

Anıtsal bu yapıların dışında, şehrin kendi dokusu çok güzel. Sıcaklara önlem olarak çoğu pasajın üstünü beyaz brandalarla zarif bir biçimde örmüşler. Eski sokaklar ise güneşten korunabilmek için daracık yapılmış, kollarınızı açınca iki duvara değebiliyorsunuz. Evlerin çoğunda avlu var ve avlular gerçekten o sıcakta bile epey serin oluyor.

Bizim gibi sıcak hava dalgasına tutulmadığınız takdirde, Sevilla canlı ve dinamik bir şehir. Modern şehir hayatını aratmayacak her şey var. Merkezindeki büyük üniversite de genç nüfusu şehirde tutuyor. Nehirde bir çok su sporu yapılıyor, aynı zamanda bir çok restoran ve bara ev sahipliği yapıyor.

Katedralin önünden başlayıp şehri uzunlamasına takip eden Constitución Caddesi, ve bu caddenin üst paraleli Sevilla'nın ana alışveriş arteri diyebiliriz. Hem lokal işletmeleri hem de global zincirleri bir arada görmek mümkün.

Biz bu sene LGBT pride'a denk geldik. Çok coşkulu ve yoğun geçti. Bölgedeki diğer şehirlerden gelen epey fazla sayıda kişi vardı. Şehrin her anlamda çok pozitif bir hissiyatı var.

Yemek

Sevilla, yemek konusunda bir Türk için Avrupa'nın en kolay yerlerinden biri olabilir. İster istemez yıllarca hüküm sürmüş olan İslam kültürünün buradaki mutfağa etkisi olmuş. Burada hem deniz mahsulleri revaçta; hem de güveçte patlıcan, kızarmış kabak, sıcak et yemekleri gibi bizim mutfağımıza yakın bir dolu lezzet bulmak mümkün.

Tapas olayı da tabi ki var; ama Katalonya gibi olmasını beklemeyin. Buranın yemek kültürü ayakta atıştırmak üzerine değil, sofrayı ufak ufak doldurup masada uzun uzun muhabbetler etmek üzerine kurulu (tanıdık gelmiştir sanıyorum). Turist kapanlarına yakalanmadığınız sürece, şu döviz paritesine bile rağmen, İstanbul'dan uygun fiyata masa donatmak mümkün.


Barrio Santa Cruz'daki Belmonte Restoran

Yeme / içme konusunda beni özellikle mutlu eden birkaç yer oldu:

1) Yorucu bir günün ardından Bar Alfalfa'da soluklanmak.

2) Barrio Santa Cruz dedikleri bölgenin daracık sokaklarında bol kaybolmalı bir gezintiden sonra Mateos Gago caddesinde (katedralin arkasında kalıyor), lokallerin gittiği küçük restoranlardan birinde çılgınca yiyip içip gelen hesabın azlığına şaşırmak.

3) Sıkıldım artık turistik arterlerden ve İspanyol mutfağından diyenler için, Hercules Meydanı'ndaki Al Solito Posto. Neredeyse Floransa'dakiler kadar iyiydi pizzaları.


Gündüzleri hiç karşılaşmadığınız Sevilla ahalisi, akşam olunca sokağa akın ediyor

#RealAlcazarSarayı #Sevilla #SevillaKatedrali #Mudejar #ChristopherColumbus #İspanyaGezisi #SevillaGezisi #EndülüsGezisi #Endülüs #UNESCO #GiraldaKulesi #İspanyaMeydana #PlazadeEspana